stories no.4

Anna Batyra Üçer

#womenbehindtheidea

Anna, organik ve etik cilt bakım ürünleri sunan abtira‘nın yaratıcısıdır. “Az daha çoktur” fikrine inanıyor ve minimal ve sade ürünler yaratıyor. Onun “iyi bir yaşam”ın peşinde, yarattıklarından, ürettiklerinden, söylediklerinden derin bir ilham alıyoruz. Mesafelere rağmen dijital olarak bir araya geldik ve ona fikrin ardına dair birkaç soru sorduk.

Anna, organik ve etik cilt bakım ürünleri sunan abtira‘nın yaratıcısıdır. “Az daha çoktur” fikrine inanıyor ve minimal ve sade ürünler yaratıyor. Onun “iyi bir yaşam”ın peşinde, yarattıklarından, ürettiklerinden, söylediklerinden derin bir ilham alıyoruz. Mesafelere rağmen dijital olarak bir araya geldik ve ona fikrin ardına dair birkaç soru sorduk.

S: Abtira’nın hikayesini okuduğumuzda bizi en çok etkileyen cümle ‘İyi bir hayat yaşamak istedim’ oldu. Sence “iyi yaşam” nedir?

“İyi yaşam” kavramı çok öznel bir konudur. Farklı kişiler için çok farklı şeyler ifade edebilir. Fakirler için farklı, zenginler için farklı şeyler ifade eder. Ve kendimizi geliştirdikçe “iyi bir yaşam” olarak gördüğümüz şey de değişir. Benim için, her şeyden önce, “iyi bir yaşam” her zaman kendimle ve çevremdeki dünyayla barış içinde olmak, bu gezegenin bize sunduklarından zevk almakta özgür olmak anlamına geliyor.

Demir Perdenin arkasında büyürken ve sonra, dönüşüm sırasında, Batı Avrupa’da kendime bir yer bulmaya çalışırken, iyi yaşam benim için seyahat etme, keşfetme, istediğim yerde çalışma ve temel bilgilerime sahip olma özgürlüğü anlamına geliyordu. “İyi bir hayat” benim için Haneke’nin “The Seventh Continent” adlı filminin, Londra’daki The National Gallery’nin, Paris’teki Opera Garnier’in, Washington’daki Smythsonian’ın ilk sahnesiydi.

Geldiğim yerde verilen bu tür iyi bir yaşamı başarmak, önce beni yetiştiren (Doğu Avrupa) ve sonra beni içine alan (Batı Avrupa) toplum tarafından dayatılan normlara uymamı gerektiriyordu, bu da benim esasen kapitalist bir zihniyete sahip olmamı gerektiriyordu. Türkiye’ye taşındığımda, tamamen farklı bir toplum, günlük davranışlarıma – çalışıp, çalışmadığım; çalışıyorsam nasıl çalıştığım; oturma odamın nasıl göründüğü; boş zamanlarımda ne yaptıdığım gibi – yeni bir dizi sosyal normlar dayatmaya çalıştı.

Belli bir noktada, uymak artık bir seçenek değildi. Kendimle barışık olmak, “iyi bir hayat” yaşamak için tüm bu beklentilerin zincirlerinden kurtulmak zorunda kaldım, küçük günlük şeylerin tadını çıkarmak için yeniden kendim için yaşamaya başlamalıydım çünkü birinin dediği gibi “günlerimizi nasıl yaşadığımız nihayetinde hayatlarımızı nasıl yaşadığımızdır”. Özellikle benim için “iyi bir yaşam” doğaya yakın olmak, daha az istemek, daha az kullanmak demekti. Yeniden insan olmak demekti.

S. Bilindiği gibi, ‘Cesaret Koleksiyonumuz’ daha iyi bir yaşam inşa etmeye çabalayan yaratıcı cesaretimizden ilham alıyor. Bu topraklarda değişim arzulayan yerel marka ve tasarımcılara, dahası yerel emeği ve üretimi destekleme cesareti olanlara ne tavsiye edersiniz?

Nereye bakarsak bakalım yerel, etik, eşitlikçi ve sürdürülebilir ve dahası sosyal bir mesaj taşıyan markaların giderek daha fazla olması gerçekten ilham verici. Özellikle henüz tam olarak post-materyalist olmayan ve hala gösterişçi tüketime bağlı olan toplumlarda böyle bir markayı piyasaya sürmek kesinlikle zor. Bu tür toplumlarda “değer” algısı hâlâ çarpıtılmış durumda. Değerli yeni şeylerdir, geri dönüştürülmüş olanlar değil; yerel ve uygun fiyatlı ürünlerden çok gösterişli ürünler aranıyor. Ama bu elbette şimdi değişiyor.

Bu tür yerel markalar için bu yola çıkmanın bir hayalle başlayıp çok çalışarak devam etmesi gerektiğine yürekten inanıyorum. Markanıza neredeyse dini bir bağlılık göstermeniz gerekiyor, her zaman odaklanmış ve duygularınıza ve değerlerinize sadık kalmalısınız, rekabetin getirdikleri veya sosyal medya kullanıcılarının söyledikleri nedeniyle çok fazla dikkatinizi dağıtmamalısınız. Bence bunun iki yönü var. Biri, “fiyat” olarak anlaşılan “değer” .Bir diğeri  “sosyal norm” olarak anlaşılan “değer”.

Abtira’da yerel emeği desteklemenin, etik çalışma koşulları sağlamanın, yüksek kaliteli malzemeleri yerel olarak tedarik etmenin ucuz çabalar olmadığını kendi cildimde öğrendim. Bazı kullanıcılar yerelin “ucuz” olması gerektiğini varsaydığında bu beni üzüyor çünkü bu sayede kendi vatandaşlarının çalışmalarının değerini küçümsüyorlar. Ya da tam tersine, yelpazenin diğer ucunda, bazı kullanıcılar yerel olanı reddediyor çünkü yerel olan ithalden daha ucuz ve bu nedenle bir şekilde daha az değerli olarak algılanıyor.

Son olarak, markalar olarak bizim (Ren ve abtira gibi küçük olanlar bile) dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için kullanmamız gereken bir sesimiz olduğuna inanıyorum. Hoşgörüyü, çeşitliliği ve hümanist değerleri teşvik ederek, nihayetinde sosyal normları etkileyebiliriz. Cinsiyet, etnik köken, din ile ilgili sosyal normlar… Pek çok insan markaların bunun için bir araç olduğunu sorgulayabilir. Ama neden olmasın? Hiçbir şeyin tarafsızlığına inanmıyorum. Bu tür algıları değiştirmek zaman gerektireceğinden son derece sabırlı ve ısrarcı olmalıyız.

S. Ren’in yeni ‘cesaret’ koleksiyonunda, normların dışında düşünme, yüksek sesle konuşma ve kendisi olma cesaretine sahip kadınlardan ilham aldık. Bu bakımdan size cesaretleriyle ilham veren kadınlar kimler?

“Cesaret” harika ve çok alakalı bir koleksiyon çünkü XXI yüzyılın bu günlerinde bile cesaret, kadınların kendileri olmak için ihtiyaç duydukları şeydir. Tabii ki feminizmin birinci ve ikinci dalgasının yazarları ve anneleri benim üzerimde derin bir etki yarattı. Mary Wollstonecraft, Virginia Wolf, Simone de Beauvoir, Betty Friedman, Gloria Steinem … Bu kadınların her şeyden önce olumlu eyleme giden ilk adım için konuşma cesaretleri vardı. 

Ancak, üçüncü dalga feminist dalgasında kök salmış olan kendi kuşağıma daha yakın olan yazarlar, genellikle kalkınma ve çevrecilik bağlamında, cinsiyet eşitsizliğinin daha incelikli, daha gizli yönlerine karşı konuşan yazarlar. Ataerkil yapılardan kaynaklanan hala toplumlarımızda çok derin köklere sahip, çoğu zaman zar zor algılanabilir…. Martha Nussbaum, Arlie Hochschild, Sylvia Chant, Esther Duflo, Agnieszka Gracz, Deniz Kandiyoti, Olga Tokarczuk.

ABD’nin en genç kongre üyesi, açık sözlü, siyahi bir kadın olan Alexandria Ocasio-Cortez, kadınların, azınlıkların ve imtiyazsız haklarını şiddetle savunuyor. Keskinliği, çevremizdeki gerçekliğin eğitimli farkındalığıyla el ele gidiyor. Korkusuzluğu çözülmez, fiziksel güzelliği emsalsiz bir konuşma sanatı ile birleştiğinde bize kadın olmanın sadece yüzeysel değil, birçok düzeyde birçok şey olduğunu hatırlatıyor.

S. Son olarak, size göre Ren’in en iyi 3 özelliği nedir?

Kesinlikle Ren’in felsefesi, kararlılığı ve elbette kıyafetlerin kendisi.

Kuşkusuz benim için en önemlisi, Ren’in yavaş moda ve sürdürülebilirliği benimseyen, bedenlerimize, çeşitliliğimize saygılı, onlarca yıldır beslendiğimiz derinlemesine kökleşmiş güzellik algılarına karşı çıkan felsefesidir. Bu kesinlikle abtira’da da arzuladığım bir şey, ama Ren tarafından çok daha iyi seslendirildi. Ren’in bu mesajı yaymadaki kararlılığı hayret verici. Her mesaj, her gönderi ve hikaye bu kararlılığı, bu inancı aktarıyor. Son olarak, Ren’in kreasyonlarının konforu yaratıcılıkla birleştiren nazik estetiği tek kelimeyle harika. Formlar, tonlar, kumaşlar doğayla ve onun parçası olan insanlarla bir uyum içinde bir araya geliyor.

S: Abtira’nın hikayesini okuduğumuzda bizi en çok etkileyen cümle ‘İyi bir hayat yaşamak istedim’ oldu. Sence “iyi yaşam” nedir?

“İyi yaşam” kavramı çok öznel bir konudur. Farklı kişiler için çok farklı şeyler ifade edebilir. Fakirler için farklı, zenginler için farklı şeyler ifade eder. Ve kendimizi geliştirdikçe “iyi bir yaşam” olarak gördüğümüz şey de değişir. Benim için, her şeyden önce, “iyi bir yaşam” her zaman kendimle ve çevremdeki dünyayla barış içinde olmak, bu gezegenin bize sunduklarından zevk almakta özgür olmak anlamına geliyor.

Demir Perdenin arkasında büyürken ve sonra, dönüşüm sırasında, Batı Avrupa’da kendime bir yer bulmaya çalışırken, iyi yaşam benim için seyahat etme, keşfetme, istediğim yerde çalışma ve temel bilgilerime sahip olma özgürlüğü anlamına geliyordu. “İyi bir hayat” benim için Haneke’nin “The Seventh Continent” adlı filminin, Londra’daki The National Gallery’nin, Paris’teki Opera Garnier’in, Washington’daki Smythsonian’ın ilk sahnesiydi.

Geldiğim yerde verilen bu tür iyi bir yaşamı başarmak, önce beni yetiştiren (Doğu Avrupa) ve sonra beni içine alan (Batı Avrupa) toplum tarafından dayatılan normlara uymamı gerektiriyordu, bu da benim esasen kapitalist bir zihniyete sahip olmamı gerektiriyordu. Türkiye’ye taşındığımda, tamamen farklı bir toplum, günlük davranışlarıma – çalışıp, çalışmadığım; çalışıyorsam nasıl çalıştığım; oturma odamın nasıl göründüğü; boş zamanlarımda ne yaptıdığım gibi – yeni bir dizi sosyal normlar dayatmaya çalıştı.

Belli bir noktada, uymak artık bir seçenek değildi. Kendimle barışık olmak, “iyi bir hayat” yaşamak için tüm bu beklentilerin zincirlerinden kurtulmak zorunda kaldım, küçük günlük şeylerin tadını çıkarmak için yeniden kendim için yaşamaya başlamalıydım çünkü birinin dediği gibi “günlerimizi nasıl yaşadığımız nihayetinde hayatlarımızı nasıl yaşadığımızdır”. Özellikle benim için “iyi bir yaşam” doğaya yakın olmak, daha az istemek, daha az kullanmak demekti. Yeniden insan olmak demekti.

S. Bilindiği gibi, ‘Cesaret Koleksiyonumuz’ daha iyi bir yaşam inşa etmeye çabalayan yaratıcı cesaretimizden ilham alıyor. Bu topraklarda değişim arzulayan yerel marka ve tasarımcılara, dahası yerel emeği ve üretimi destekleme cesareti olanlara ne tavsiye edersiniz?

Nereye bakarsak bakalım yerel, etik, eşitlikçi ve sürdürülebilir ve dahası sosyal bir mesaj taşıyan markaların giderek daha fazla olması gerçekten ilham verici. Özellikle henüz tam olarak post-materyalist olmayan ve hala gösterişçi tüketime bağlı olan toplumlarda böyle bir markayı piyasaya sürmek kesinlikle zor. Bu tür toplumlarda “değer” algısı hâlâ çarpıtılmış durumda. Değerli yeni şeylerdir, geri dönüştürülmüş olanlar değil; yerel ve uygun fiyatlı ürünlerden çok gösterişli ürünler aranıyor. Ama bu elbette şimdi değişiyor.

Bu tür yerel markalar için bu yola çıkmanın bir hayalle başlayıp çok çalışarak devam etmesi gerektiğine yürekten inanıyorum. Markanıza neredeyse dini bir bağlılık göstermeniz gerekiyor, her zaman odaklanmış ve duygularınıza ve değerlerinize sadık kalmalısınız, rekabetin getirdikleri veya sosyal medya kullanıcılarının söyledikleri nedeniyle çok fazla dikkatinizi dağıtmamalısınız. Bence bunun iki yönü var. Biri, “fiyat” olarak anlaşılan “değer” .Bir diğeri  “sosyal norm” olarak anlaşılan “değer”.

Abtira’da yerel emeği desteklemenin, etik çalışma koşulları sağlamanın, yüksek kaliteli malzemeleri yerel olarak tedarik etmenin ucuz çabalar olmadığını kendi cildimde öğrendim. Bazı kullanıcılar yerelin “ucuz” olması gerektiğini varsaydığında bu beni üzüyor çünkü bu sayede kendi vatandaşlarının çalışmalarının değerini küçümsüyorlar. Ya da tam tersine, yelpazenin diğer ucunda, bazı kullanıcılar yerel olanı reddediyor çünkü yerel olan ithalden daha ucuz ve bu nedenle bir şekilde daha az değerli olarak algılanıyor.

Son olarak, markalar olarak bizim (Ren ve abtira gibi küçük olanlar bile) dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için kullanmamız gereken bir sesimiz olduğuna inanıyorum. Hoşgörüyü, çeşitliliği ve hümanist değerleri teşvik ederek, nihayetinde sosyal normları etkileyebiliriz. Cinsiyet, etnik köken, din ile ilgili sosyal normlar… Pek çok insan markaların bunun için bir araç olduğunu sorgulayabilir. Ama neden olmasın? Hiçbir şeyin tarafsızlığına inanmıyorum. Bu tür algıları değiştirmek zaman gerektireceğinden son derece sabırlı ve ısrarcı olmalıyız.

S. Ren’in yeni ‘cesaret’ koleksiyonunda, normların dışında düşünme, yüksek sesle konuşma ve kendisi olma cesaretine sahip kadınlardan ilham aldık. Bu bakımdan size cesaretleriyle ilham veren kadınlar kimler?

“Cesaret” harika ve çok alakalı bir koleksiyon çünkü XXI yüzyılın bu günlerinde bile cesaret, kadınların kendileri olmak için ihtiyaç duydukları şeydir. Tabii ki feminizmin birinci ve ikinci dalgasının yazarları ve anneleri benim üzerimde derin bir etki yarattı. Mary Wollstonecraft, Virginia Wolf, Simone de Beauvoir, Betty Friedman, Gloria Steinem … Bu kadınların her şeyden önce olumlu eyleme giden ilk adım için konuşma cesaretleri vardı. 

Ancak, üçüncü dalga feminist dalgasında kök salmış olan kendi kuşağıma daha yakın olan yazarlar, genellikle kalkınma ve çevrecilik bağlamında, cinsiyet eşitsizliğinin daha incelikli, daha gizli yönlerine karşı konuşan yazarlar. Ataerkil yapılardan kaynaklanan hala toplumlarımızda çok derin köklere sahip, çoğu zaman zar zor algılanabilir…. Martha Nussbaum, Arlie Hochschild, Sylvia Chant, Esther Duflo, Agnieszka Gracz, Deniz Kandiyoti, Olga Tokarczuk.

ABD’nin en genç kongre üyesi, açık sözlü, siyahi bir kadın olan Alexandria Ocasio-Cortez, kadınların, azınlıkların ve imtiyazsız haklarını şiddetle savunuyor. Keskinliği, çevremizdeki gerçekliğin eğitimli farkındalığıyla el ele gidiyor. Korkusuzluğu çözülmez, fiziksel güzelliği emsalsiz bir konuşma sanatı ile birleştiğinde bize kadın olmanın sadece yüzeysel değil, birçok düzeyde birçok şey olduğunu hatırlatıyor.

S. Son olarak, size göre Ren’in en iyi 3 özelliği nedir?

Kesinlikle Ren’in felsefesi, kararlılığı ve elbette kıyafetlerin kendisi.

Kuşkusuz benim için en önemlisi, Ren’in yavaş moda ve sürdürülebilirliği benimseyen, bedenlerimize, çeşitliliğimize saygılı, onlarca yıldır beslendiğimiz derinlemesine kökleşmiş güzellik algılarına karşı çıkan felsefesidir. Bu kesinlikle abtira’da da arzuladığım bir şey, ama Ren tarafından çok daha iyi seslendirildi. Ren’in bu mesajı yaymadaki kararlılığı hayret verici. Her mesaj, her gönderi ve hikaye bu kararlılığı, bu inancı aktarıyor. Son olarak, Ren’in kreasyonlarının konforu yaratıcılıkla birleştiren nazik estetiği tek kelimeyle harika. Formlar, tonlar, kumaşlar doğayla ve onun parçası olan insanlarla bir uyum içinde bir araya geliyor.